12 Haziran 2017 Pazartesi

Takvim Tozu-3


Ferman içinde sakladığı son sırrı söylemeye karar vermişti, Melinin bu kadar açık olmasından sonra ona güveneceğini biliyordu, bu yalnızlıkta güvenmekten başka çaresi'de kalmamıştı.

-Melin sana son bir şey söylemek istiyorum

-Nasıl? Birbirimize sırrımız kalmamıştı.

-Yargılarsın diye korktum.

-Artık yargılayacak gücüm kalmadı.

-Ben sevdiğim kadının hastalığını öğrenmeden önceki gece...

-Neden duraksadın?  Tahmin edeyim hemen aldattın değil mi?

-Evet 

Melin boş gülücüğünü Fermanın utanan suratına tokat misali göndermişti ve kafasını Topkapı Sarayına doğru döndürerek düşüncelere dalmıştı. Korkularını pembe renk yatıştırıyor gibiydi. Üsküdar'a doğru bakarken Melin. çantasından sigarasını çıkardı Fermana  bakarak ''İçer misin? Sayın ölen sevgilisini aldatan'' dedi. Alaycı gülüşü Fermanın daha da utanmasını sağlamıştı.

-Hayır, bu konuda böyle konuşma. En büyük utancım onu aldatmak ve bu utançla yaşamak çok zor.

-Ferman sen haysiyet sınırlarını zorlamışsın, farkındamısın bilmiyorum. Benimle alay edici konuşmaların, yargıların hepsi kendini gizleme çabanmış.

-Bu sırrı bilen sensin ve kendimi temizlemem gerek o buluta ilk ben gireceğim.

-Ne diyorsun sen, ayrılamayız zaten.

-Mesafeyi ayarlarsak olur, bulutun içine girme ama çokta uzakta kalma.

Bu sözünden sonra, Ferman pembe bulutun içine koşmaya başladı tüm gücüyle. Melinde arkasında istemsiz şekilde takip etti.

-Ferman dur!! Yaptığın saçma kısılıp kalacağım senin yüzünden

-İçine girme sakın! Tam önünde dur, en azından dünyada benim sırrımı bilen ilk ve son insan olacaksın,bunu yapmaya değer.

Ferman bir anda bulutların arasında kayıp olmuştu,Melin ise yoğunlaşan bulutların önünde kala kalmıştı.

Ferman artık önünü göremiyordu, durdu ve arkasına baktı, Melin artık gözükmüyordu ve sözünü dinlemişe benziyordu, arkasından gelmemişti.

Ayaklarına istemsizce baktığında artık asfaltın olmadığını görmüştü, kendini çimenlerle kaplı bir patikada bulmuştu. Patikadan korkarak yürümeye devam etti. Yolun sonunu kestirebiliyordu yolun sonunda ki kadın siluetini görmeye başlamıştı, yaklaştıkça bu kadının beline kadar sarı saçlarını, saçlarında ki tacı ve mavi elbisesiyle,dünya üzerinde görmediği görmediği bir güzelliğe şahit oluyordu. Güzelliği insanı kendine bağlıyordu, içinde ki tüm korkuları almıştı, gidip  hemen tanışmak için adımlarını hızlandırdı.

Yaklaştıkça mavi gözlerinin içinde daha da fazla kayboluyordu Ferman, içinde ona karşı anlamsız bir güven gelişmişti.

Kadın Fermana doğru bakmaya başlamıştı, gözleri kısılarak gülen bu kadın fermanın içinde ki duyguları karma karışık bir hale sokmuştu.


Fermana bakan kadın;

-Merhaba zamanda ölen, anda sıkışan bende gelmeni bekliyordum.

Ferman bu sözlere anlam verememişti merakla;

-Sen bizi nereden biliyorsun sen mi getirdin buraya.

Ferman sözlerini bitirdikten hemen sonra arkasında Melinin kendi adını haykırarak geldiğini duymuştu.
Koşarak gelen Melin karşısında gördüğü kadına şaşırmıştı, Fermanın koluna girerek;

-Kim bu kadın.

-Merhaba zamanda ölen, anda sıkışan seninde gelmeni bekliyordum. Ben İo, Zeusun zaafı, babamın laneti ve aşkın gazabıyım. 

İkisi'de bu sözler karşısında anlam veremiyordu, Melin çekinerek İo'ya;

-Biz neden buradayız, biliyormusun?

-Sizler asırlar boyu süren yalnızlığım için hediyesiniz. Zeusun bana sunduğu hediyeler, yalnızlığımı bölecek olanlarsınız ama biriniz benimle birlikte bu ölümsüzlükte eşlik edecek.

Ferman ve Melin korku dolu gözlerle o önemli soruyu sordular.

-Hangimiz yanında kalacağız.

-Bunu siz belirleyeceksiniz, eğer yalnızlığıma eşlik etmeye değerseniz yanımda ölümsüzlüğü tadacaksınız. İkinize hayatınızın dönüm noktalarını ve yaşarken, değiştirmek istediğiniz zamana göndereceğim eğer buraya dönmek isterseniz adımı söylemeniz yeterli.

İkisi bu sözleri duyduktan sonra göz kapaklarına hakim olamamaya başladılar, ayakları yerden kesilmişti ikisininde.

Ferman

Ferman gözlerini açtığı gibi kendisini eski evinde bulmuştur, eski yatağında hemen aklına sevdiği kadın gelir arkasını döndüğü an saçlarından yayılan tanıdık kokusu merhaba der.

Ferman tüm gücüyle sarılır yılların verdiği hasret ile;

-Aşkım, kadınım,kelimelere anlam katanım günaydın.

-Aşkım sabah sabah ne oldu? Kahvaltıyı sen hazırlayacaksın anlamam, dün akşamdan sözleştik bu tatlı kelimelerle bel altı oynama.

Fermanın göz yaşları, göz çukurlarından süzülerek, sevdiği kadının omzuna düşer sevdiği kadın arkasına dönerek Fermanın gözlerine bakarak.

-Ne oldu aşkım? Kahvaltı için mi ağlıyorsun yoksa, kıyamam ben hazırlarım sana.

-Hayır, senin kokunu bir kez daha içime çekmek beni mutlu eden, gözüme sen kaçtın ondan ağlamam, sarılarak uyuyalım mı?

-Miskin şapşalım benim, bak bu sözleri ne olur yaz bir yere. İnsanlar senin ruhunu görmeli ama o ruh sadece beni sevmeli.

Ferman sevdiği kadına sarıldı gözlerini kapadı, kokusuna teslim etti bedenini uyuya kaldılar.

Fermanı uykusundan çalan telefonu uyandırmıştı,telefona uzandı,numarayı tanımıyordu açtı.

-Alo, Ferman ben Arzu hatırladın mı?

Ferman hatırlamıştı, hatırlamakla kalmamış azapta çekmeye başlamıştı, bu o kadındı.
Sevdiği kadını,aldattığı kadındı. Telefonu hemen kapattı ve neden burada olduğunu hatırladı, oysaki bu anın bitmesini hiç istemiyordu. Yapması gereken şeyi hemen yerine getirmeliydi, Yoksa sevdiği kadını kaybedebilirdi.

Sevdiği kadına döndü;

-Aşkım sana bir şey söylemem gerek.

-Kim aradı aşk, ne söyleyeceksin.

Ferman söylemek için doğru zamanın bu olduğuna inanmıştı. Ağzından kelimeler tam dökülmek üzereyken, aklına Melin gelmişti.

''Eğer şu anda sevdiğim kadına aldattığımı söylersem, sevdiğim kadın hayatı terk-i diyar edene kadar yanında olabilirim. Ya Melin başaramazsa ya oda benim gibi ikilemde kalırsa sonsuza kadar zamanda sıkışırsa. Ben bir daha sevgilimin ölümünü görmeye dayanamam, hem onu böyle bir gerçekle ölmesine müsaade edem ki.

Melin ile birlikte o zamansız yerde yaşayabilirim en azından ikimizin acıları aynı, hem o korkar ailesini tercih eder yine. Bu an sevabıyla günahıyla aynı kalmalı'' Ferman sevdiği kadına yakışır bir veda yapmalıydı.

-Aşkım seni çok seviyorum, seninle geçirdiğim her an benim için o kadar değerliydi ki. Sen benim vicdanımdın, sen benim en güzel tarafımdın,seninle elbet bir gün buluşacağız, o an gelene kadar bekleyeceğim. Zaman geçmese bile, birinin bana ihtiyacı var, yaralarımız aynı,özlemlerimiz aynı, yarı yolda bırakamam onu seni bir kere bıraktım onu bırakamam, sana yardım edemem,ama ona yardım edebilirim. Tekrar seni göreceğim güne kadar,kendine iyi bak. İo

Fermanın son kelimesinden sonra, göz kapakları yeniden ağırlaştı ve kapandı.

MELİN

Melin kendisini,sevdiği adamla son konuşma yaptığı yerde bulmuştu. Sevdiği adam karşındaydı ve Melin gözlerine bakarak;

-Aşkım ne diyeceksin bu kadar önemli.

Yine aynı acı dolmuştu Melinin kalbine, o an gelmişti ailesini tercih ettiği o an gelmişti, sevdiği adamın ağladığına şahit olacağı o an.
''Bunu yapamam, sevdiğim adamı tekrar bırakamam''

-Sensiz olmayacak aşkım biliyorsun dimi?

-Melin sevgilim, anlamadım evet sensizde olmaz haklısın.

Melin korktuğu şeylerin üstüne gitmeye karar vermişti. o anda aklına Ferman gelmişti.

''Ferman ne yaptı acaba oda sevdiğini mi seçti. Tabi ki benim bu sorduğum soru mu ki?  Hayatını adadığı kadını seçecek ama hangimiz İo'nun yanına döneceğiz ki? ya ben o kadınla bir anın içinde yaşarsam ne yaparım. Fermanda seçtiyse sevdiği kadını, olsun şansımı deneyeceğim yinede, korkularımla yaşamak artık beni yordu.''

-Aileme söyleyeceğim seni, eğer kabul etmezlerse kendi hayatımızı biz kurarız.
-Aşkım sen...ama...şu an...
-Seni seviyorum evlilik teklifini şimdi,gerçek manada kabul ediyorum.
-Sevgilim benim seni çok seviyorum,Melinim benim.

Melin sevdiği adamın koluna girerek babasının, iş yerine gittiler, babasını odasına hızlıca girdiler. Babası şaşkın bir bakışla;

-Melin kızım merhaba, bu çocuk kim?

-Baba bu adam benim hayatımın bundan sonrasını geçirmek istediğim adam, biliyorum mezhebimizden değil, biliyorum ailede herkes bize laf söyler ama baba sizinle ve sevdiğim adamla bir arada yaşamak istiyorum. Ne olur anla beni

-Kızım ne diyorsun, bu iş böyle olmaz

-Baba lütfen beni korkularımla yaşadığım bir hayata atma sende o kokulu hayatta yaşadın, biliyorum. Hadi baba izin ver.

Babasının gözleri dolmuş ve şaşkın bir halde Meline bakarak;

-Senin üzmektense,dünyayı karşıma alırım daha iyi benim bir tane kızım var, ama böyle olmaz delikanlı ailene söyle tanışalım.

O an melin dünyanın en mutlu insanı olmuştu, babasına doğru koştu ve sımsıkı sarıldılar ikisi'de ağlayan gözlerle, zamana nemli bir hatıra bıraktılar.


Sonun Başlangıcı


Ferman gözlerini tekrar açtığında karanlıklar içinde buldu kendini, İo'nun sesi kulaklarına geldi.

-Merhaba anıma eşlik edecek olan.

-İo,Melin'de geldi mi?

-Hayır, arkadaş gelmedi. Korkuları ile yüzleşti ve sevdiği adamı seçti.

-Nasıl yani tek mi kaldım burada? Bu anda sıkıştım mı?

-Evet anıma eşlik edecek olan, bana arkadaşlığını sunacaksın,bu ölümsüzlük aleminde.

-Ya gözlerim onlar açılacak mı?

-Hayır, Zeusun bana hediye vermesinde ki tek şartı buydu. Eğer zamanda sıkışan kız gelseydi,benden uzaklaşamayacaktı. Ne yazık ki senin'de gözlerin ben olacağım.

Ferman hak ettiklerini yaşadığına inanmaya başlamıştı, kendi diyetinin bu olduğuna inanıyordu. 
Gözlerinde en son resim olarak kalan,sevdiği kadının yüzü eşlik ediyordu. Sonsuz bir alemin, olmayan bir zaman dilimine sıkışarak, ölümsüzlüğünü tatmaya başlamıştı, yüzünde ki acı gülümsemeyle.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Takvim Tozu-2



Pembe bir gök ile karşılaştılar, gözlerinin geçmiş yaşam süresince görmediği bir pembelikteydi. Gökten yere doğru yoğunlaşan ışık hareketleri Galata civarlarında sonlanıyordu.

Melin ile Ferman gökyüzüne bakarak,içlerinde ki korkuyu yatıştırmaya çalışıyorlardı ve uzun süreli sessizliğin hakimiyetini Fermanın sesi sonlandırdı.

-Hava bugün kapalı, aslında hava durumu açık diyordu ama meteoroloji yine yanlış tahminde bulundu.

Melin bu sözler karşısında Fermana donuk gözlerle dönerek, sinir çıkarma ayinine başlamıştı.

-Sen nasıl bu kadar umursamaz olabiliyorsun? Belki bir daha sevdiğimiz insanları göremeyeceğiz ama sen saçma bir espri yaparak benim içimde ki korkunun geçeceğini mi düşünüyorsun?
Nasıl sığ olabiliyorsun? Hakkını vermem gerek, dünyanın en komik adamısın şu anda lanet dünya üzerinde ki belkide son insanlarız.
 On beş dakika önce seni gördüğüm an,benim için tarif edilemeyecek kadar güzel bir andı ama dünyanın en saçma esprilerini yapan, sığ,kleptomani bir adam olduğunu anlamam on beş dakikamı aldı. 
Feman,ne olur sus!!

Ferman bu sözler karşısında şaşkınlıkla birlikte ikisi arasında virüs gibi yayılan sinirle hiddetlenir.

-Dünya üzerinde ki en bencil kadın konuştu, eğer birilerini bulursak eminim bu sıralamada yerini kati'en kayıp etmeyeceksin. Daha seni on beş dakika önce tanımama rağmen, senin korkuların esiri olduğunu anladım belli oluyor sen korkularında yaşıyorsun,içinde ki korku o kadar büyümüş ki hayatını ele geçirmiş haline baksana, korkmak sana resmen haz veriyor. 
Benim ailem bir kere öldü, sevdiğim kadın bir kere öldü ve tanrı beni her gün tekrar tekrar öldürüyor. 

Ferman kafasını bulutlara dikerek;

-Tanrım oradaysan ve beni duyuyorsan bu boktan duruma beni bu bencile bıraktığın için çok teşekkür ederim.

Kafasına tekrar Meline çevirerek;

-Bence kalan hayatlarımızı tek başımıza geçirirsek ikimiz içinde daha iyi olacak ben gidiyorum.

Melin içinde ki sinirin sınırlarını dahada artırarak avazı çıktığı kadar;

-Bence de, şu ana kadar ki en mantıklı cümleyi kurdun, bencil biriyle olman çok mantıksız defol git başımdan.

Ferman, Melinin sözlerini tamamlamasını beklemeden uzaklaşamaya başladı.

Artık ikisi de tek başına kalmış halde,yalnızlıkla yüzleşmek zorundalardı. Melin Tünele doğru yürümeye başlamıştı bulutların son bulduğu yeri görmek istiyordu. İçinde her ne kadar korku olsa bile bunu tek başına yapması gerektiğine inandırmıştı kendini. 

Yürürken Melinin aklına Fermanın korkularıyla alakalı sözleri gelmeye başlamıştı.

-Salak herif, sığ herif korkuyormuşum sanki onun beni rahatlatmasına ihtiyacım var.

Melin bu sözleri mırıldarken, aklına ailesi ve sevdiği adam geldi, korkuları yüzünden bıraktığı adam. Bir anda Fermanın sözleri haklılık kazanmaya başlamıştı zihninde ama beyni hemen kendini haksız çıkartmıyordu.

-Beni ne kadar tanıyor ki, bu yorumları yapabilecek kadar. Kendi korkularını benim üzerimden atmaya çalışıyor.

Melin Oda kulenin yakınlarına varmıştı, adımları sinirden hızlanmış bir şekilde giderken bir anda kendini yerde buldu. Sanki bir duvara çarpmış gibi ama önünde duvar yoktu.



Eliyle önüne doğru yaptığı hareketle birlikte,görünmez bir duvarı avuç içinde ve parmaklarında hissetmişti. İmkansızların yaşandığı bir günde, Melin için şaşırılacaklar listesine bir kalem daha eklenmişti. Yerden doğrulmaya başlamışken, Fermanın sesi kulağına gelmişti.

-Melin!! Neredesin göremiyorum. Melin!!

Melin hızlıca kalkarak,Fermanın sesine doğru koşmaya başladı. Fermanı yerde bağdaş kurmuş ve gözlerinden yaş akan bir halde bulmuştu.

-Ferman ne oldu, iyi misin?

-Sende ayrıldıktan bir süre sonra görememeye başladım. Bağırdım ama duymadın bende geri dönüp bağırmaya başladım. 

-Şimdi nasıl gözlerin.

-Aynı, göremiyorum bir şey.

-Ferman bende Oda kulenin orada görünmez bir duvara çarptım. Bunların anlamı ne böyle nasıl bir cehenneme sıkıştık.

-Nasıl yani.

-Görünmeyen bir duvara çarptım, bulutların yoğunlaştığı yere gidecektim adım atmamla kendimi yerde bulmam bir oldu.

-Başımıza ne geldiyse sırrı pembe bulutların arasında saklı.

-Haklısın hadi kendimize gelecek bir yer bulalım.

Melin, Fermanı kaldırarak  Acara Sokağa doğru yürümeye başlarlar. Sokağın başında ki otele girip ikinci katta​ ki ilk odaya girip.Fermanın yatağa uzanmasına yardım etti.

Melinde yatağın diğer tarafına kendini bırakıp, Fermanın duymaması için sessizce ağlamaya başladı.
Uykunun güvenli kollarına emanet ettiler bedenlerini, uyandıklarında yüzleşecekleri gerçeklere kadar.

                                                                        ...


Odada Fermanın heyecanlı sesi yankılanmaya başlamıştı.

-Melin uyan görebiliyorum

Melin gözlerini zorla açarak Fermana bakarak.

-Görebiliyormusun?  

-Evet eskisi gibi rahat görebiliyorum. Melin dün akşamdan beri düşünüyorum ve sabah kalktığımda bu düşüncem daha da gerçeklik kazandı. Bir şey bizim ayrılmamızı istemiyor. Baksana sen dün görünmeyen bir duvara çarptın, benim gözlerim görmemeye başladı. Ne olursa olsun ayrılmamız gerek.

-Ben olaya bu yönden bakmamıştım, dediğin doğruysa görünmeyen duvarın yanına gitmemiz gerek. Teorinin gerçekliğini kanıtlamamız için.

Hemen otelden ayrılıp,Melinin görünmeyen duvara çarptığı yere doğru yürümeye başladılar. Oda kuleye vardıklarında Melin''burası'' dedi.

Ferman elini uzatarak yavaş ilerlemeye başladı, eliyle yoklaya yoklaya giderken Meline kuşkulu bir şekilde bakarak.

-Burada bir şey yok.

-Eminmisin? 

-Evet, gel sende bak istersen.

Melin'de kuşkulu bir halde eliyle yoklamaya başladı, dün yere düşüren duvar orada yoktu.

-Haklısın ama yemin ederim ki dün burada duvar vardı.

-Tamam sakin ol Melin inanıyorum sana. Melin düşündüğüm şey doğru çıktı, şimdi bana hayatınla ilgili her şeyi anlat.
Sen benimle ilgili çok şeyi biliyorsun bilmediklerinde şimdi anlatacağım.
Kız arkadaşım öldüğünden beri, hayattan kopuk halde yaşıyorum. Dünya'da tek amacım var oda kitabımı basıp, sevdiğim kadını ölümsüzleştirmek istiyorum. Yayın evleri kitabımı yer altı edebiyatı olarak nitelendiriyor ve basmak istemiyor. Kokuşmuş aşk hikayeleri yazmak istemiyorum, önüme hep aynı öneriyle geliyorlar. Benim en büyük sırrım bu.

Şimdi bana hayatını anlat ve burada neden sıkıştığımızı anlayalım neden ikimiz bana yalan söyleme ve sır tutma lütfen.

Melin gözlerini boşluğa çevirerek.

-Tamam. Beş yıl önce bir adama aşık oldum,benim için hayatımın dönüm noktası o adam oldu. O adamla tattım bir çok duyguyu, sarılıp uyumayı, omzunda güvenerek ağlamayı, gülmeyi,onun ağlamasını, gülmesini. Konserlerde sarhoş olup semaya bağırdık aşkımızı, çoğu sabah gözlerinde gün aydın oldu bana. Ailem onu onaylamadı ve ona hak etmeyeceği şekilde bir ayrılık yaşattım. En fazla yanında olacağım zaman onu yalnız bıraktım. 
Ona yaşattığım bu ayrılıktan sonra kendimi atfedemiyorum, onunla yaşadığımız anlarda yaşıyorum.
En büyük hayalim ise...

-Neden sustun.

-Bunu ilk kez birine söylüyorum, kitap yazmak onunla olan günlerimizi soyut şekilde anlatan bir kitap yazmak istiyorum.

-Neden aşkın için çabalamadın?

-Yapamazdım ailem bizim mezhebimizden,biriyle evlenmemi istiyor.

-Sen yaşayan bir insana ölüm armağan etmişsin, ben senin yerinde olmak için elimde ki her şeyi verirdim. Sevdiğimi seçme şansı verilen bir hayat.

-Yargıla diye anlatmadım bunları sana.

-Korkularının esirsin derken yanılmamışım.

-Evet korkuyorum evet lanetlendim. Bunu yüzüme vurman yardımcı oluyor.

-Belkide yüzüne bu zamana kadar,vurulmadı diye buradasın. İkimizde geçmişlerimizde sıkışmışız, bu yüzden buradayız galiba. Buluta gidelim, ortak noktalarımızın birleşeceği yer orası olacak.

İkisi de içlerini dökmenin rahatlığı ve yorgunluğuyla Galata'ya doğru yola çıktılar, Ortama çöken sessizlikle birlikte Tünelden geçip, Galata kulesinin yanından Komando merdivenlerine ulaştılar. Ortalık artık pembenin her tonuyla ışıldıyordu. Bankalar sokağından geçip Galata köprüsünün üstünde, yerle göğü birleştiren pembe bulutları gördüler. Susarak içine doğru yürümeye başladılar.

1 Haziran 2017 Perşembe

TAKVİM TOZU-1




Sabahın ilk saatleriydi, İstiklal Caddesinde yürüyen Melin için rutinlerin hakim olduğu sıradan bir gündü.

Elinde ki kahveyi yudumlarken bugün yetiştireceği Arapça çevirilerin yoğunluğunu düşünüp, buhranlı saatlerin beklediğinden emin şekilde Tünele doğru yürüyordu.
İşini seviyor gibi görünen ama aslında ofis ortamında boğulan, hayatında en büyük hayali kitap yazmak olan içine kapanık insandı.

Ailesinin mezhep baskıları yüzünden,evlenmek istediği adamı unutmak zorunda bırakılmıştı.

O günden beri Melin,içine kapanık düşünceleri ve savaşları içinde yeşertip, büyütüp,olgunlaştırıp,öldüren ve o düşünceler için hareket etmeyen kendisinin bile haberdar olmadığı beyninin kendi kendine geliştirdiği, pasif yaşam anlayışı ile kendini Dünyaya karşı koruyordu.

Kendisi bu durumdan sıyrılmak istese'de geçmiş ket vuruyordu ve eylemlerini başlamadan bitiren, çevik kuvvet edasıyla acımasız şekilde bastırıyordu.

Uzun zaman sonra Fransız konsolosluğunun önünden geçerken düşündü, 2014 yazını o çok sevdiği adamı,şimdi ne yapıyordu geceleri yatarken onu düşünüyormuydu.
İçine o duygu yine dolmuştu istemsiz şekilde,sanki hala yanımda hissi ama yoktu sadece anılar kalmıştı, ruhları olmayan ölü bedenler gibi.

İçinden''neyse ailem mutlu önemli olan bu güne odaklan'' diye geçirdi. İstiklal Caddesi rüzgarına bıraktı düşüncelerini, iş yerine doğru yürümeye devam etti.

Aynı saatler'de yayın evinden çıkan Ferman,yine başarısızlıkla sonuçlanan bir toplantıyı daha geçmiş saatlere armağan etmişti.
Ferman ailesinin ölümünden sonra, teyzesinin yanına taşındığı andan itibaren yazmaya başlamıştı. Yazıları genellikle fantastik ölümler üzerine olmuştu, ölüm onun sevmediği kardeşi gibiydi her zaman hayatında olan ve hayatına etki eden istese bile yanından yollayamadığı kardeşi gibiydi.

Hayatı boyunca ölümler peşini bırakmamıştı Fermanı, tek aşık olduğu kadın kanserden öleli üç yıl olmuştu. Sevdiği kadının tüm vücudunu kanser sardığını öğrendiğinde çok geçti, öğrendikten iki ay sonra soğuk bir hastahane servisinde son kez vedalaşmıştı.

İlk yazacağı kitabı ona hediye edecekti ama bir türlü yayın evleri yanaşmıyordu kitabın basımı için, Ferman kendisi için değil sevdiği kadın için de savaşıyordu, kitap basılırsa ölümsüz olacaktı sevdiği kadın. 

Artık savaşı bırakmaya hazırlanıyordu,aylardır uğraş vermesine rağmen bir arpa boyu yol katedememişti.
Bu düşüncüleri arasında Galatasaray Lisesi önünden katılmıştı, İstiklal Caddesinde ki insan dehlizine.
                                                         
Melin çalan telefonunu çantasında aramaya çalışırken,bir anda sesi kesilmişti, tam kafasını kaldırdığı anda büyük bir gürültü duymuştu, neredeyse kulakları sağır eden ses ile eşlik eden pembe flaş ile gözleri kamaşmıştı, gözleri ilk görüntüyü algıladığında hayatında görmediği bir şeye şahit olmuştu, İstiklal Caddesinde göz alabildiğince kimsesizlik vardı.

Gözlerine inanamıyordu güneş gözlüklerini çıkarıp tekrar baktı, hayır bu gerçekti ve korkmaya başlamıştı bütün İstiklal Caddesinde tek o vardı daha saniyeler öncesinde yüzlerce insanla aynı Caddede yürüyorken şimdi tek başına kalmıştı.



İnsanların ara sokaklara kaçtığını düşündü, Mis Sokağa doğru hamle yaptı aynı manzara orada da karşısındaydı. 

Son ses bağırmaya başladı '' herkes nerede? imdat!'' kimse karşılık vermiyordu artık gözlerinden korkunun sembolü yaşlar süzülmeye başlamıştı.

Aklına iş yeri geldi gücünün yetiğince koşmaya başladı Tünele doğru, Yeşilçam Sokağa yaklaşırken nefes nefese kalmıştı, gözü kafelere takılmıştı kimseler yoktu koşmaya devam etti, ta ki belediyenin daha onarmadığı taşlara gelene kadar, bir anda kendini yerde bulmuştu gücü kalmamıştı korkusu sinirle birleşerek ağlama seline dönmüştü.

Bağırarak ağlamaya devam ederken Melinin sırtında bir anda bir el ve aynı anda dünyada o ana kadar duyduğu en güzel ses kulaklarına gelmişti ''iyi misin?'' bu söz Melin için en güzel şiiri, şarkı sözüydü bir kurtarıcıydı.

Melin kafasını hemen kaldırdı ve karşında yalnızlığı kovalayan o adamı gördü, adam Meline tekrar sordu ''iyi misin?'' Melin bu sefer cevap verebildi titreyen sesi ile '' evet... iyiyim,ne oldu? herkes nerede?''

Adam sakinleştirmeye çalışır ses tonuyla''bilmiyorum ama öğreneceğiz, korkma ver elini Çiçek pasajına girelim''

Melin adamın elini tutarak doğruldu ayağının üstüne zar zor ,basa basa yardım alarak pasaja doğru yola çıktı.

Pasaja yaklaşırken Melin adama '' adın ne?.. kusura bakma bu karmaşa içinde kendimi tanıtamadım. Benim adım Melin''.

''Asıl sen kusura bakma benim adım Ferman'' Çiçek pasajına varmışlardı. En yakın olan İkinci Bahar meyhanesine oturdular.

Ferman,Melin'den izin isteyerek''ayağına bakmamı istermisin'' Melinde kafasıyla onaylar bir şekilde Fermana izin verdi.

-Hangi ayağın ağrıyor.
-Sağ dizim sızlıyor muhtemelen incindi.

Ferman,Melinin dizine bakmak için pantolonunun sağ paçasından başlayarak dizine kadar kıvırdı.

-Korkacak bir şey yok sadece biraz sürtmüş, hemen buz koyarsak ağrısı geçer.
-Buzu nereden bulacağız ki ?
-Etrafına dikkatli bak,burası Çiçek pasajı.

Gülümseyerek Ferman yanından ayrıldı meyhanenin içinden mutfak bölümüne geçti, derin dondurucuyu bulmuştu kalıp buzları elinin alabildiği kadarını avucuna doldurdu. Buzları masanın üstünden aldığı keten peçeteye sardı.

Melinin yanına giderken gözüne dolapta ki rakı şişeleri çarptı, dolaptan ufak rakıyı da alarak Melinin yanına gitti.

Melin,yalnızlığını kovan kahramanını görünce mutlu olmuştu tekrardan.

-Ferman bu kaosun ortasında rakı fikri nereden çıktı.

Ferman gülen gözlerle;

-Çiçek pasajında her zaman bedava içme fırsatı eline geçmez.

-Her zaman böyle mi yaparsın? Krizleri fırsata mı çevirirsin?

Ferman alaycı jest ve mimikleriyle,Melinin kafasını dağıtabileceğini düşünerek;

-Tabi ki, ben her zaman derim dünyada kimse kalmazsa kesinlikle Çiçek pasajında içmelisin. Hatta balık pazarında,güzelinden balıkta alsak bugünün anlam ve önemini daha güzel yaşarız.

Melin zora ki bir gülüşle Fermanın onu rahatlatma isteğini ödüllendirdi. Aklında büyük bir soru vardı herkes nerede idi, bu kadar insan bir anda nereye kayıp olmuştu. Dayanmıyordu,bu düşüncelerini Fermana söylemeliydi.

-Ferman herkes nerede? bir anda nereye kayıp oldular. Dünyada tek biz mi varız? 

Bu soruyu söylerken telefon gelmişti Melinin aklına,

-Telefon...Birilerini ararsak belki bilgi alırız. Belki başka insanlarda vardır.

Melin hemen telefonunu aramaya başlamıştı. telefonu çantanın dibinde bulmuştu,ekranı açmaya çalışmasıyla heyecanı yerini umutsuzluğa bırakmıştı.

-Çalışmıyor siktiğimin telefonu çalışmıyor.

Ferman yine ortamı yumuşatmak için;

-Sakin ol Melin,elbet başkaları olabilir dünyada tek oma olasılığımız imkansız. Hem benim teyzem beni bırakmaz kat'iyen, istesem de bırakmaz beni, birazdan köşeden çıkar gelir terledim diye. Belime havlu koymaya kalkar,enteresan kadındır teyzem, şimdi rakı içtiğimi görse ne düzeyli küfürler sayar bana, bence sakin olmalıyız hem seninde ailen bırakmaz seni dimi onların evlerine gidelim istersen?

Melin yeniden umutlanmıştı,Fermanın onu sakinleştirme çabasını anlıyordu ve başarıyordu da.

-Tamam ilk senin ailenin yanına mı gidelim? Yoksa benim ailemin mi? Baban nerede oturuyor? Yada unuttum kız arkadaşında olabilir, onun yanına gidelim.

Ferman bu sözler karşısında istemsiz şekilde mutsuz olmuştu,yüzü düşmüştü Melin bu duruma anlam verememişti. Ferman masadan iki tane bardağı ters çevirerek,gerçek konumlarına getirdi. Ufak rakıyı açarak yavaşça bardağa koydu ve hızlı bir şekilde duran zamana tezat bir şekilde rakıyı kafasına dikti.

Melin şaşırmış bir halde bakarak.

-Özür dilerim yanlış bir şey mi söyledim.
-Hayır benim anormalliğim, ailemi daha çocukken kaybettim trafik kazasında, teyzemin yanında kalıyorum çocukluğumdan beri, teyzem büyüttü beni. Kız arkadaşıma da gelirsek hayatımda tek aşık olduğum kadındı, üç sene evvel kanser yüzünden kayıp ettim. Kendini suçlama, normal hayatları kabullenemeyişim devam ediyor.

Melin büyük bir kabahat işler şekilde bakıyordu, çok utanmıştı bu durum için,konuyu dağıtmak istemişti.

-Senin telefonun yanında mı? Teyzeni arayalım istersen

Telefonuna mütemadiyen hareketlerle buldu, ekranın açma tuşuna bastı ama oda aynı sonucu almıştı, ekran açılmıyordu. 

-Burada oturarak olmaz bu iş, ayağını iyi hissediyorsan, ailenin yanına gidelim.

-Ayağımın üstüne basabilirim, şu an için iyi.

Meyhaneden kalkarak çiçek pasajının İstiklale bakan,büyük kapısına doğru hareket ettiler. Kapıya doğru yaklaşırken olağan dışı bir renkte gözüküyordu dışarısı.
Kapıdan dışarı adım atıp göğe baktıklarında ise...






31 Mayıs 2017 Çarşamba

KURGUSAL YALNIZLIK SENFONİSİ




Sanrılı hayatı devrime aşıktı, olmayacak şeylerin hayallerini kurmak kol değnekleri oluyordu bu hayat için.

İnsanlar arasında vakit geçirip,savaşlar kazanırdı kapitalist bar masalarında.

Görüntülü yalnızlıkları vardı, insan yalnız olmalıydı böyle görmüştü çünkü en sevdiği tüm kahramanlar yalnız başına kahraman oluyorlardı.

Hayat antresi olmayan,sonunda kapısından çıktığın sinema salonu değildi,daha sıkıcıydı ve kimse seni tanımazdı başarıların kendi metre karen'de değerliydi.



Sıkılmıştı..

Artık kendini kanıtlaması gerekiyordu, bu işin sonunda ne olursa olsun finalini herkes bilmeliydi.

Her gün gittiği kapitalist bara tekrar gitti, Alman malı en sevdiği birasını yudumladı.

Belinde ki çantasıyla boğaz köprüsüne en yakın otobüs durağında indi.

Yolda yürürken düşündü''kahramanlar 500T ile kahramanlıklarını yapmaz ama bu benim hikayem özgün bir sonla bitecek'' mutlu olmuştu tekrar.

Artık o kült bir karakterdi ve finalini iki kıta görecekti.

Köprüye girdi, köprünün tam ortası olmalıydı çünkü.Kamera iyi bir resim almalıydı, finaldi bu yıkıcı olmalıydı.

Köprü demirlerine yaklaştı ve beklemeye başladı köprünün altından geçecek yük gemisini,haberlerde duymuştu,dünyanın en büyük kuru yük gemisi İstanbul'dan geçecekti.

Beklediği zaman gelmişti işte o gemi köprünün tam altındaydı ve ''MOTOR!!'

Attı kendini köprüden aşağıya.

Kendini boşluğa bırakmıştı,kusursuz bir final olduğunu düşünüyordu saliselerin değeri vardı.

İçinden üçe kadar saydı ve ipi çekti.

İpi ikinci kere çekti.

İpi üçüncü kere çekti.

Hayır bu olamazdı açılmıyordu paraşüt.

Hayatı gözünden pornografik bir film şeridi gibi geçiyordu.

Ölüm artık tek gerçekliği olmuştu,kulağında ki rüzgar uğultusu dünyanın ona sunduğu son armağanıydı.

Kuru yük gemisine sevdiği kahramanların yapmadığı şekilde yapışarak ölmüştü.

Gazetelere bir kahramana yakışmayacak şekilde,üçüncü sayfa'da ufak puntolu bir başlıkla haber olmuştu.

ŞİZOFREN GENÇ İNTİHAR ETTİ.

30 Mayıs 2017 Salı

BİR MİLLİYETÇİNİN UZAY GÜNLÜĞÜ-2




Stalin ürken gözlerle Dr. Alpman KUYMU'ya bakmıştı, Stalin'de olsa bir çocuk bedeniydi, kırk milyon insan öldüren insan olması,aklına yatmıyordu bu çocuk bedenin'de.

Kuşku Dr,Alpman KUYMU'nun zihninde filizlenmişti, aklında milyon dolarlık soru belirmeye başlamıştı''ben bu çocuğu nasıl öldürebilirim ?'' soru aklında yankı yaparak tüm vücuduna yayılıyordu.

Beklenmedik şekilde Stalin aynı çocuksu bakışlarıyla,Dr.Alpman KUYMU'ya;

-Merhaba bayım,babamı mı arıyorsun?

Dr.Alpman KUYMU'nun aklında ki tüm kelimeler uçmuş gibiydi, Stalin den çok masum bir soru gelmişti. Duraksadıktan sonra Stalin'nin daha fazla korkmaması için cevapladı.

-Hayır sadece dolaşmaya çıktım, sen burada ne yapıyorsun?

-Babamı bekliyorum bayım, arkadaşının yanına gitti ama hemen gelecek.

Doktor Stalin'nin öldürülmesi için ilk ve tek fırsatın olduğuna karar verdi, çünkü bu çocuğun ileride kendi ırkına yapacağı zalimlikler geldi aklına,öldürmek için hamle yaptı, Stalin'nin boğazına sarıldı.

Stalin'nin boğazında ki damarlar çıkmıştı, çocuksu bir inlemeyle, doktorun ellerini gücünün yetiğince tutmaya çalışıyordu.

Dr.Alpman KUYMU önünde ki manzara karşısında kendine inanmamaya başlıyordu, Stalin'de olsa bir çocuk formuydu bu Doktor daha fazla yapamadı ellerini Stalin'nin çocuk boğazından çekti, Stalin boylu boyunca yere yatmıştı, yarı baygın halde çocukça inlemesine devam ediyordu.

Hemen oradan uzaklaşmaya başlamıştı, tarihin en büyük fırsatını dakikalar önce es geçmişti.

Dr.Alpman KUYMU artık dayanamayıp ağlamaya başlamıştı, Stalin'nin masumiyeti geliyordu aklına diğer yandan ise kaçırdığı fırsat, yaşadığı duyguyu, dünya üzerinde kimsenin yaşamadığından emindi.

Ortalık bir anda kararmaya başlamıştı Dr. Alpman KUYMU'nun duyguları yeniden korkuyla dolmuştu, beyaz ışık üzmesi üzerine doğru geliyordu ışığın onunla buluştuğu an yeniden Anubis'in yanına gelmişti. 

Anubis alaycı bir tavırla doktorla konuşmaya başladı.

-Ölü yazıcısı beceriksizliğini ölümlü tarihine not etmelisin bence ( çakal kahkahaları artık konuşmasına eşlik etmişti) senin beceriksizliğin, milyonlarca insanın ölmesini sağladı.

Dr.Alpman KUYMU dizlerinin üzerine çökmüş ve Anubisin kendisiyle dalga geçmesine katlanmaya çalışıyordu. İçinde ki karmaşık duygular yüzüne vuruyordu, Stalin'nin öldürdüğü her insanın ölümüne ortak olmuş gibi hissediyordu.

Anubis Dr.Alpman KUYMU'nun bu haline keyifleniyordu ama daha yapacakları bitmemiş gibi bir hal vardı.

-Ölü yazıcısı benim verdiğim hediyeyi boş yere harcadın, bunun elbette bir cezası olacak.

Doktor korku dolu gözlerle Anubise baktı kısık sesi ile;

-Hayır, daha fazla bana acı çektirme, ya canımı al yada beni geri gönder.

Bundan zevk alan Anubis çakalvari kahkahasına bir kahkaha daha kattı.

-Ölü yazıcı yalvarman çok hoşuma gitti ama canının bana katılması için daha zaman var. Sana verdiğim cezaya gelirse, Hayatının anlamını elinden alacağım, artık faşist olamayacağın bir zamana göndereceğim. Seni daha yazının bulunmadığı, sözlerin ruha bürünmediği, insanların insan olduğunun farkına varmadığı,ölü tarihi öncesi döneme göndereceğim, belki senin için güzel bir tez çalışması olur, tabii ilk üniversitenin kurulmasını beklemen gerek.



Anubis gülerek geldiği ışığın içine dönmeye başlamıştı, doktor'un ise beyni bu olaylar karşısında iyice donmuştu, gözleri anlamsız bakışlarla Anubise bakıyordu ve ağlamaya devam ediyordu.

Anubis giderken son sözlerini olmayan bir aleme doğru bağırarak söylüyordu.

-üç buçuk  milyon yıl öncesi için başarılar, Afar çölü senin yeni evin 

Gülerek kaybolmuştu Anubis, Dr.Alpman KUYMU'yu korku sarmıştı artık, altında ki ışık üzmesi hareket etmeye başlamıştı.

Hız tüm bedenine yayılmıştı saniyeler içinde, güneşin kavurduğu çölün ortasında bulmuştu kendini.

Uzaklarda yarım yamalak ilkel insan siluetleri görüyordu, aklında tek bir soru vardı. Bu soru ne açlık, ne yaşam kaygısı idi, bu soru;

'' Türkçe konuşamayan insanlarla, bir ömür nasıl geçer ?''

25 Mayıs 2017 Perşembe

BİR MİLLİYETÇİNİN UZAY GÜNLÜĞÜ-1







Odada alarm sesi yankılanıyordu, Dr. Alpman KUYMU için büyük gündü çünkü yıllardır en çok istediği ikinci şey gerçekleşecekti.

Uzun uğraşlar sonunda, ödenek çıkartmayı başarmıştı ve Gize Piramitleri'ni inceleyebilecekti.

Yıllar önce incelediği Orhun Yazıtları ve  inceleme makalesinin tarihçiler tarafından çok değer görmesinden sonra, kariyeri için belki de önemli ikinci başarısı gelecekti.

Sabah uçuşuna yetişmek için hazırlandı, evine dün akşam yatmadan önce ayarladığı taksiyi çağırdı.

Elinde valiziyle, Ankara  Servi Sokaktaki evinin önünde taksiyi bekliyordu, öz Türkçe takıntısı yine aynı şeyi düşünmeye zorlamıştı, aynı şeyi düşünüyordu 

Bu sokaktan  taşınmam gerek, bir ülkenin başkentinde, neden bir sokağın adı Farsça olur ki?

Yirmi dokuz harflik abc varken neden kendimizden uzaklaşıyoruz, dayanamıyorum öz Türkçeye yapılan bu haksızlığa.

Taksinin yanaşmasıyla düşünceleri dağılmaya başlamıştı, valizini eline alarak taksiye mütemadiyen yürümeye başladı, taksi yanına geldiğinde taksi şoförü hızlı bir hareketle taksiden indi ve Dr. Alpman KUYMU'nun elinden valizini alıp, bagaja yerleştirdi.

Taksi şoförünün araca gelmesiyle hareket ettiler. Dr. Alpman KUYMU yine heyecanlanmıştı, son beş seneyi Antik Mısır tarihine ayırmıştı, onun için çok zor olmuştu çünkü Türk tarihi sevgisi üzerine bu mesleğe atılmıştı, tarih çevreleri tarafından daha fazla saygınlık görmek için, Antik Mısır tarihine eğilim göstermişti. 

Ankara Esenboğa Havalimanı'na vardıktan sonra, bilet ve pasaport işlemlerini halletti ve Kahire uçağına doğru hareket etti.

Ekonomi bölümündeki yerine geçen Dr. Alpman KUYMU öz Türkçe takıntısını yine, kendi içinde kaosa döndürmeye başlamıştı.

Nasıl oluyor da İngilizce yazılar her yere bu kadar girebiliyor, tarihte büyük başarıların mimarı Türkler olurken neden İngilizce... Neden?

Yolculuk boyunca ''TU-MAN, ATİLLA, ALPARSLAN ve FATİH SULTAN MEHMET'' ile sohbetler yaptı, hatalarını düşündü ve en sonunda büyük hatanın Türk coğrafyasının aynı çatı altında birleşmediği cevabına ulaştı.

Uçak Kahire'ye varmıştı havalananından vakit kaybetmeden Gize Piramitlerine doğru yolla çıktı. Kahire Üniversitesi'nden arkadaşı Dr. Femi KAKRA, Kefren Piramidi kapısında bekliyordu.





Aracından inen Dr. Alpman KUYMU arkadaşı Dr. Femi'yi görünce, istemsiz bir şekilde gülümsemeye başladı, yanına yaklaştığında elini uzatarak.

-Merhaba Doktor KAKRA, nasılsınız?

-Teşekkür ederim, DOKTOR KUYMU ülkemize hoş geldiniz, umarım verimli bir çalışma olur ikimiz içinde, size nasıl desem... Bilemiyorum, sadece bugün için izin alabildim bakanlıktan.

-Anlıyorum bu durum kötü olmuş o zaman elimizde ki olanla idare edeceğiz.

Dr, Alpman KUYMU her ne kadar öz Türkçe takıntısı olsa da İngilizceye hakimdi ve Dr. Femi ile birlikte Kefren Piramidinin içine doğru hareket ettiler.

Uzun ve basık bir tünelden hareket ettiler ve sağa doğru döndüler, sağ tarafta daha basık ve ufak bir odaya giriş yaptılar

Kabartmalar hakkında bilgi vermeye başlayan Dr. Femi  duraksadı, ortamda nefes almak güçleşmeye başlamıştı, etraf gizemli bir bulut tabakasıyla dolmaya başladı.

Dr. Alpman odanın diğer köşesinde duran Dr. Femi'ye doğru yürümeye başladı, ağzından zar zor 

-İyi misiniz Dr. KAKRA

Doktordan ses gelmiyordu ve gözden de kaybolmuştu, tekrar ve daha zor bir şekilde.

-İyi misiniz Dr. KAKRA 

Artık dizlerinin bağı çözülmeye başlamıştı Dr. Alpman KUYMU'u için sesin gelmemesi son ayakta durma direncini de kırmıştı. Kendini yere doğru bırakmıştı gözleri kapanmış bir vaziyette.

Dr Alpman KUYMU nefes almaya başladığını hissediyordu ve bir anda gözlerini açtı sanki saatlerdir nefes almıyordu.

Ama gözünü açtığında gördüğü manzara karşısında tekrar nefesi daralmaya başlamıştı. Yüzey yoktu sadece beyaz bir ışık üzmesi vardı ve Dr. Alpman KUYMU bu üzmesinin üzerinde duruyordu.

Üzmenin biten tarafları da hayatında görmediği kadar siyah renkte idi. Dr.Alpman KUYMU bağırmaya başlamıştı korkan bir ses tonuyla.

-Kimse yok mu? Sesimi duyan birisi yok mu?

Etrafta hiçbir şey gözükmüyordu. Hafif bir ses tınlamaya başladı kulağında, sonsuz sessizlik arasında bir anda bu ses onu çok mutlu etmişti.

Bu ses anlam veremediği bir tondaydı ve dünya üzerinde olmayan, bir varlığa  ait olduğu belliydi. Her yer sarı bir ışıkla dolmaya başladı ve sarı ışığın arasından çıkan görüntü Dr. Alpman KUYMU'yu şaşkınlık ve korku arasında bir arafta bırakmıştı.

Gördüğü varlığı tanıyordu, Antik Mısır'ın ölülerini koruyan ve yücelten tanrıça Anubis'di. 






-Anubis bu, mavi çakal başı ve altın kıyafeti... Evet bu Anubis!

Rüyada veya hayal gördüğünü düşünüyordu, yine de korkuyordu. Anubis üstüne doğru gelmeye başlamıştı.

Sesin yükselmeye başladığını duydu ve sesin artık onun adını söylediğini anlıyordu.

-Alpman.

İnanamıyor, inanmak istemiyordu ama Anubis çok yakınında idi, gözlerinin içine baktı.

-Merhaba ölülerin kayıtçısı. Korkma benden sadece yakınıma gelmişken, seninle biraz konuşmak istedim. 

Doktor Alpman zor bir nefes alarak.

-Merhaba Anubis, sen Anubis olmalısın?

Anubis tanındığından memnun olmuş bir halde dönerek.

-Evet ben Anubis ve sana sorularım var.

Doktor Alpman inanamıyordu buna, hala rüya gördüğünü düşünüyordu ama tüm hücreleri orayı hissediyordu. Yine korkarak Anubis'e

-Anubis nasıl soruların var ?

Anubis sorusuna hemen karşılık vererek.

-Neden faşist düşüncelere sahipsin ve o düşüncelere ,neden bu kadar sıkı sıkıya bağlısın.

Anubisin bu sorusu karşısında şaşıran ama artık korkunun sinire dönüşmesine hakim olamamıştır.
Sinir harbiyle sözünü yanıtlar.

-Ben faşist değilim, Türk ırkına yapılan haksızlıklar ve zulümlere göz yumulmasına karşı çıkan bir Türküm. Elimden geldiğince dünyada bunun değişmesi ve haksızlığa uğrayan her ırk için sesimi sonuna kadar yükseltirim.

Anubis alaycı bir tavırla.

-Sen dünyada ki her haksızlığa uğrayan ırkların sesini duyurmak istiyordun demek, peki bugüne kadar ne yaptın ölülerin kayıtçısı ?

Tavrına daha fazla bozulan Dr. Alpman KUYMU sert ses tonuyla karşılık verir.

-Evet... İstiyorum. Bugüne kadar haksızlığa uğrayan ırkların, tarihini araştırdım ve onları ölümsüzleştirdim.

Gülmeye başlamıştı Anubis tiz çakal gülüşü yankılanıyordu, olmayan bir alemde.

Dr. Alpman KUYMU çok sinirlenmişti, artık sinirinden nefes alamaz hale gelmişti,

-Sen neden bu kadar gülüyorsun tanrı bozuntusu ? Herhalde senin için açılmış uydurma bir bölüm, ölüleri korumaymış... Sen nekrofilsin!

Anubis gülmesinden hiç bir şey kaybetmez, daha fazla gülmeye başlar. Gülmekten fırsat bulunca ağzından çıkan kelimeler Dr. Alpman KUYMU için çok ilgi çekicidir.

-Korkusuz olman çok komik, kendi içinde ikilemde olman daha da komik. Daha demin haksızlığa uğrayan ırklar hakkında güzel bir girizgah yapmıştın. Neyse sen daha kendini tanıyamamışsın sana bir fırsat vermek istiyorum. Dünya üzerinde, senin ırkına en çok eziyet yapan bir lider seç, onu öldürmen için sana bir fırsat vermek istiyorum.

Olmayan bir alemde yankılanan bu söz, Dr. Alpman KUYMU için inanılmaz bir hediye idi. Hemen düşündü Anubis'a bakarak.

-STALİN

Anubis hala alaycı bir tavırla gülümsüyordu. Dr. Alpman KUYMU'nun sinirlenmesi onu daha da mutlu ediyordu.

-Tamam ölü yazıcısı, seni 1886 yılına gönderiyorum. Gori şehrine Stalin sana hiç bir şey yapamayacak yaşta, git onu öldür ve dünyayı değiştir bakalım.

Işık üzmesi bir anda hareket etmeye başladı ve beyaz bir patlamadan sonra kendini bir ayakkabıcının önünde buldu, yanında yedi yaşında bir çocuk Dr. Alpman KUYMU bunun bir rüya olmadığına o an varmıştı artık.

Yavaş yavaş durumu anlamaya başlıyordu. Anubisle konuşması geldi aklına bu çocuğun Stalin olduğunu biliyordu.

Dr.Alpman KUYMU heyecanlanmaya başlamıştı, bu Stalin'di ve en sevmediği tarihi karakterlerden biriydi. Üstüne gitmeye başladı sokağı gözleyerek, öldürmek için Stalin'i arasında çok az bir mesafe kalmıştı ve o anda...







22 Mayıs 2017 Pazartesi

İnsanoğlu merhaba ben riyakar,


Hep  benden bahis ettiniz en olmadık yalanlarınıza ''bağlaç'' görevi gördüm.

Şimdi anlatacağım benim gerçek hikayemdir. 

Ben Mezopotamya'da dünyaya geldim ilk geldiğim zamanlar adım Riy idi, Babam koymuştu bu adı.

Riy benim doğduğum aile için iki demekti, ben ailenin ikinci çocuğuydum.

Doğduktan iki gün sonra babam bizi terk etti başka bir krallığa gitti.

Köyümüzde herkes Riy'a  yüzünden gitti diyorlardır, Annemde bu söylentilere inanıyordur.

Bu arada köyde adım artık Riya olmuştu herkes bana Riya diyordu.

Annem benim temizlemem için, Aşur tapınağına bıraktı.



Aşur tanrısına sürekli dua edip enteresan giysiler giyiyorduk Aşur tanrısına sürekli törenler düzenliyorduk ama sanki Aşur bizi duymuyordu.

Bir gün Aşur için tapınırken büyük düşünüre Aşura bu kadar tapınırken neden sürekli savaşlarda kaybettiğimizi, hasatlarımızın verimsiz geçtiğini, sordum.

Büyük düşünür bu soruma çok kızmıştı bana Riya bunları düşünmek senin gibi bir öğrencinin vazifesi değil dedi,

Aşura tapınırken önemsenirken, sorgulayınca neden önemsiz bir öğrenci oluyordum ki?

O günden sonra artık Aşura tapınmak istemiyordum, Aşur yalancıydı ve bu yalanı herkesin bilmesi gerekirdi.

Ayrıldım Aşur tapınağından, insanlara Aşurun yalancı olduğunu söyledim, büyük düşünürün bile ne yaptığını bilmediğini söyledim.

İnsanlar, büyük düşünürden daha sert dille beni yanlarından kovdular, onlara neden bu kadar tapınırken hiçbir zaman mutlu olamadığımızı, aç kaldığımızı ve kötü büyülerin insanlarımızı öldürmesini, anlamsızlığından bahis ettim insanlara, insanlar Riya, Aşur seni lanetlemiş dediler.

Lanetlenmiş insanların adlarının sonuna ''kar'' eklenirdi insanlar içinde yeri belli olsun diye.

Artık adım Riya kar idi,

Ayrıldım köyümden ama adımdan kaçamadım insanlar Riya kar diyorlardı.

Kimse beni yanında istemiyordu, iş vermiyordu bende bu çarpıklığa dayanamadım bu çarpıklığı anlatmak için kral Kaldenin huzuruna çıkmak istedim.

Kral Kalde bir gün çarşımızda gezerken önüne atladım.

Muhafızları hemen beni yakaladı ve yere yatırdılar, Kalde durduğu yerden durun! diye bağırdı.

Kalde yanıma geldi ve sen kimsin kral Kaldenin önüne çıkacak kadar korkusuzsun,

Halk oradan bağırdı bu Riya kar, delidir kralım,

Kalde muhafızlarına, kaldırın bu Aşura inanmayanı dedi. Yüzüme bakıp söyle, derdin nedir dedi.

Aşur yalancı ve varlığından bile şüpheliyim, büyük düşünür bile onun hakkında soruları doğru düzgün yanıtlayamıyor. Aşur kötülükleri örtmek için, uydurulmuş umut-sal bir maskedir, Aşur halkın susturulması ve bastırılması için düşünürlerin uydurduğu bir masal ve sizde bu masal...

Kalde kızdı ve muhafızlarına öldürün emri verdi.

Aşurun sorumsuzluğunu kimse kabul etmiyordu ve halk mutlu olmuştu, hemen orada kafam ayrıldı vücudumdan Riyakar öldü diye halk sevinmeye başladı, onlar için Aşurun kızdığı bir kötü büyü idim

.

Kafam bedenimden ayrılınca artık ses olmuştum, insanlar her Riyakar dediklerinde ben o seste yaşıyordum.

Riyakar dendikçe kötü olaylara şahit oluyordum.

Kardeşlerimde olmuştu bu süre içinde ''Kaypak, Yalancı, Sahtekar'' hepimiz yan yana anıldık çoğu zaman.

En son kardeşimin adı ise;

İkiyüzlülük.

En sevdiğim kardeşim olmuştu onunda hikayesi benimki gibiydi, İkiyüzlülüğün  tapındığı tanrı'da yoktu ama İkiyüzlülükte inandıramamıştı.

Adımızın seslerine hapis olmuştuk, adımıza yüklenen kötü anlamları madde aleminde yaşıyorduk.

Ben Riy;

Ailem beni Riya bilir;

Sizler ise Riyakar dersiniz.

Ben doğruları söyleyip sesime hapis oldum, sizler ise yalanları söyleyip benim hapishanem oldunuz.








21 Mayıs 2017 Pazar

                        


Sevgili ben;

Fatih'in yıkıp geldiği surların yüz metre ilerisinde, doğma hali aslında omuzunda ki yüklerin başlangıcı oldu.


Annemden kesilen göbek bağı o yıkık surlara bağlandı.

İstanbul kişiliğim olmuştu, doğum lekem Galata siluyeti, en büyük sıkıntım 
içimde insanlara yetmeyecek kadar hınca hınç dolan duygusal meydanlar oldu.

O meydanlarda hiç bir zaman kazanılamayan devrimler ve şarkıları oldu
gençlik hevesi sönmeyen.

İçimde ki çarpık kentleşme ses edemeyecek hale getirdi, sözlerimi anlam düşmesi intaharlarına gebe bırakarak.

Şairlerim oldu içimde 'gözlerim kapalı' dinlediğim.

Semasına ZEKİ MÜREN şarkıları yükselen İstanbul gibi benimde en özel anlarımın semalarında eşlik etti.

İstanbul gibi el uzatılamaz aşklarım oldu kız kulesi gibi.

Ada vapurunda tattım, ilk sevgili kokusunu deniz kokusu utangaçlığı ve benzersizliğiyle.

İstanbul gibi terk edildim bende elbet içlerinde ne kadar benden bir parça ve dönme isteği olsa bile ama;

döndüklerinde eski İstanbul gibi eski bende kalmamıştı.




Şimdi...

Ölüyorum istanbul ile göbek bağım toprak bağına dönüşmek üzere belki bir ulu çınarın damarlarına nufüz ederim umudu ile ölüyorum;

Bir ulu çınarın şahitliğini arar ise İstanbul,ben bir ulu çınarın özü olmaya gidiyorum.

Ben istanbul olmaya gidiyorum.

Ben istanbul.

Ben.

Toplam Ziyaretçi

Günün Videosu

Yazın Bize

Ad

E-posta *

Mesaj *