31 Mayıs 2017 Çarşamba

KURGUSAL YALNIZLIK SENFONİSİ




Sanrılı hayatı devrime aşıktı, olmayacak şeylerin hayallerini kurmak kol değnekleri oluyordu bu hayat için.

İnsanlar arasında vakit geçirip,savaşlar kazanırdı kapitalist bar masalarında.

Görüntülü yalnızlıkları vardı, insan yalnız olmalıydı böyle görmüştü çünkü en sevdiği tüm kahramanlar yalnız başına kahraman oluyorlardı.

Hayat antresi olmayan,sonunda kapısından çıktığın sinema salonu değildi,daha sıkıcıydı ve kimse seni tanımazdı başarıların kendi metre karen'de değerliydi.



Sıkılmıştı..

Artık kendini kanıtlaması gerekiyordu, bu işin sonunda ne olursa olsun finalini herkes bilmeliydi.

Her gün gittiği kapitalist bara tekrar gitti, Alman malı en sevdiği birasını yudumladı.

Belinde ki çantasıyla boğaz köprüsüne en yakın otobüs durağında indi.

Yolda yürürken düşündü''kahramanlar 500T ile kahramanlıklarını yapmaz ama bu benim hikayem özgün bir sonla bitecek'' mutlu olmuştu tekrar.

Artık o kült bir karakterdi ve finalini iki kıta görecekti.

Köprüye girdi, köprünün tam ortası olmalıydı çünkü.Kamera iyi bir resim almalıydı, finaldi bu yıkıcı olmalıydı.

Köprü demirlerine yaklaştı ve beklemeye başladı köprünün altından geçecek yük gemisini,haberlerde duymuştu,dünyanın en büyük kuru yük gemisi İstanbul'dan geçecekti.

Beklediği zaman gelmişti işte o gemi köprünün tam altındaydı ve ''MOTOR!!'

Attı kendini köprüden aşağıya.

Kendini boşluğa bırakmıştı,kusursuz bir final olduğunu düşünüyordu saliselerin değeri vardı.

İçinden üçe kadar saydı ve ipi çekti.

İpi ikinci kere çekti.

İpi üçüncü kere çekti.

Hayır bu olamazdı açılmıyordu paraşüt.

Hayatı gözünden pornografik bir film şeridi gibi geçiyordu.

Ölüm artık tek gerçekliği olmuştu,kulağında ki rüzgar uğultusu dünyanın ona sunduğu son armağanıydı.

Kuru yük gemisine sevdiği kahramanların yapmadığı şekilde yapışarak ölmüştü.

Gazetelere bir kahramana yakışmayacak şekilde,üçüncü sayfa'da ufak puntolu bir başlıkla haber olmuştu.

ŞİZOFREN GENÇ İNTİHAR ETTİ.

30 Mayıs 2017 Salı

BİR MİLLİYETÇİNİN UZAY GÜNLÜĞÜ-2




Stalin ürken gözlerle Dr. Alpman KUYMU'ya bakmıştı, Stalin'de olsa bir çocuk bedeniydi, kırk milyon insan öldüren insan olması,aklına yatmıyordu bu çocuk bedenin'de.

Kuşku Dr,Alpman KUYMU'nun zihninde filizlenmişti, aklında milyon dolarlık soru belirmeye başlamıştı''ben bu çocuğu nasıl öldürebilirim ?'' soru aklında yankı yaparak tüm vücuduna yayılıyordu.

Beklenmedik şekilde Stalin aynı çocuksu bakışlarıyla,Dr.Alpman KUYMU'ya;

-Merhaba bayım,babamı mı arıyorsun?

Dr.Alpman KUYMU'nun aklında ki tüm kelimeler uçmuş gibiydi, Stalin den çok masum bir soru gelmişti. Duraksadıktan sonra Stalin'nin daha fazla korkmaması için cevapladı.

-Hayır sadece dolaşmaya çıktım, sen burada ne yapıyorsun?

-Babamı bekliyorum bayım, arkadaşının yanına gitti ama hemen gelecek.

Doktor Stalin'nin öldürülmesi için ilk ve tek fırsatın olduğuna karar verdi, çünkü bu çocuğun ileride kendi ırkına yapacağı zalimlikler geldi aklına,öldürmek için hamle yaptı, Stalin'nin boğazına sarıldı.

Stalin'nin boğazında ki damarlar çıkmıştı, çocuksu bir inlemeyle, doktorun ellerini gücünün yetiğince tutmaya çalışıyordu.

Dr.Alpman KUYMU önünde ki manzara karşısında kendine inanmamaya başlıyordu, Stalin'de olsa bir çocuk formuydu bu Doktor daha fazla yapamadı ellerini Stalin'nin çocuk boğazından çekti, Stalin boylu boyunca yere yatmıştı, yarı baygın halde çocukça inlemesine devam ediyordu.

Hemen oradan uzaklaşmaya başlamıştı, tarihin en büyük fırsatını dakikalar önce es geçmişti.

Dr.Alpman KUYMU artık dayanamayıp ağlamaya başlamıştı, Stalin'nin masumiyeti geliyordu aklına diğer yandan ise kaçırdığı fırsat, yaşadığı duyguyu, dünya üzerinde kimsenin yaşamadığından emindi.

Ortalık bir anda kararmaya başlamıştı Dr. Alpman KUYMU'nun duyguları yeniden korkuyla dolmuştu, beyaz ışık üzmesi üzerine doğru geliyordu ışığın onunla buluştuğu an yeniden Anubis'in yanına gelmişti. 

Anubis alaycı bir tavırla doktorla konuşmaya başladı.

-Ölü yazıcısı beceriksizliğini ölümlü tarihine not etmelisin bence ( çakal kahkahaları artık konuşmasına eşlik etmişti) senin beceriksizliğin, milyonlarca insanın ölmesini sağladı.

Dr.Alpman KUYMU dizlerinin üzerine çökmüş ve Anubisin kendisiyle dalga geçmesine katlanmaya çalışıyordu. İçinde ki karmaşık duygular yüzüne vuruyordu, Stalin'nin öldürdüğü her insanın ölümüne ortak olmuş gibi hissediyordu.

Anubis Dr.Alpman KUYMU'nun bu haline keyifleniyordu ama daha yapacakları bitmemiş gibi bir hal vardı.

-Ölü yazıcısı benim verdiğim hediyeyi boş yere harcadın, bunun elbette bir cezası olacak.

Doktor korku dolu gözlerle Anubise baktı kısık sesi ile;

-Hayır, daha fazla bana acı çektirme, ya canımı al yada beni geri gönder.

Bundan zevk alan Anubis çakalvari kahkahasına bir kahkaha daha kattı.

-Ölü yazıcı yalvarman çok hoşuma gitti ama canının bana katılması için daha zaman var. Sana verdiğim cezaya gelirse, Hayatının anlamını elinden alacağım, artık faşist olamayacağın bir zamana göndereceğim. Seni daha yazının bulunmadığı, sözlerin ruha bürünmediği, insanların insan olduğunun farkına varmadığı,ölü tarihi öncesi döneme göndereceğim, belki senin için güzel bir tez çalışması olur, tabii ilk üniversitenin kurulmasını beklemen gerek.



Anubis gülerek geldiği ışığın içine dönmeye başlamıştı, doktor'un ise beyni bu olaylar karşısında iyice donmuştu, gözleri anlamsız bakışlarla Anubise bakıyordu ve ağlamaya devam ediyordu.

Anubis giderken son sözlerini olmayan bir aleme doğru bağırarak söylüyordu.

-üç buçuk  milyon yıl öncesi için başarılar, Afar çölü senin yeni evin 

Gülerek kaybolmuştu Anubis, Dr.Alpman KUYMU'yu korku sarmıştı artık, altında ki ışık üzmesi hareket etmeye başlamıştı.

Hız tüm bedenine yayılmıştı saniyeler içinde, güneşin kavurduğu çölün ortasında bulmuştu kendini.

Uzaklarda yarım yamalak ilkel insan siluetleri görüyordu, aklında tek bir soru vardı. Bu soru ne açlık, ne yaşam kaygısı idi, bu soru;

'' Türkçe konuşamayan insanlarla, bir ömür nasıl geçer ?''

25 Mayıs 2017 Perşembe

BİR MİLLİYETÇİNİN UZAY GÜNLÜĞÜ-1







Odada alarm sesi yankılanıyordu, Dr. Alpman KUYMU için büyük gündü çünkü yıllardır en çok istediği ikinci şey gerçekleşecekti.

Uzun uğraşlar sonunda, ödenek çıkartmayı başarmıştı ve Gize Piramitleri'ni inceleyebilecekti.

Yıllar önce incelediği Orhun Yazıtları ve  inceleme makalesinin tarihçiler tarafından çok değer görmesinden sonra, kariyeri için belki de önemli ikinci başarısı gelecekti.

Sabah uçuşuna yetişmek için hazırlandı, evine dün akşam yatmadan önce ayarladığı taksiyi çağırdı.

Elinde valiziyle, Ankara  Servi Sokaktaki evinin önünde taksiyi bekliyordu, öz Türkçe takıntısı yine aynı şeyi düşünmeye zorlamıştı, aynı şeyi düşünüyordu 

Bu sokaktan  taşınmam gerek, bir ülkenin başkentinde, neden bir sokağın adı Farsça olur ki?

Yirmi dokuz harflik abc varken neden kendimizden uzaklaşıyoruz, dayanamıyorum öz Türkçeye yapılan bu haksızlığa.

Taksinin yanaşmasıyla düşünceleri dağılmaya başlamıştı, valizini eline alarak taksiye mütemadiyen yürümeye başladı, taksi yanına geldiğinde taksi şoförü hızlı bir hareketle taksiden indi ve Dr. Alpman KUYMU'nun elinden valizini alıp, bagaja yerleştirdi.

Taksi şoförünün araca gelmesiyle hareket ettiler. Dr. Alpman KUYMU yine heyecanlanmıştı, son beş seneyi Antik Mısır tarihine ayırmıştı, onun için çok zor olmuştu çünkü Türk tarihi sevgisi üzerine bu mesleğe atılmıştı, tarih çevreleri tarafından daha fazla saygınlık görmek için, Antik Mısır tarihine eğilim göstermişti. 

Ankara Esenboğa Havalimanı'na vardıktan sonra, bilet ve pasaport işlemlerini halletti ve Kahire uçağına doğru hareket etti.

Ekonomi bölümündeki yerine geçen Dr. Alpman KUYMU öz Türkçe takıntısını yine, kendi içinde kaosa döndürmeye başlamıştı.

Nasıl oluyor da İngilizce yazılar her yere bu kadar girebiliyor, tarihte büyük başarıların mimarı Türkler olurken neden İngilizce... Neden?

Yolculuk boyunca ''TU-MAN, ATİLLA, ALPARSLAN ve FATİH SULTAN MEHMET'' ile sohbetler yaptı, hatalarını düşündü ve en sonunda büyük hatanın Türk coğrafyasının aynı çatı altında birleşmediği cevabına ulaştı.

Uçak Kahire'ye varmıştı havalananından vakit kaybetmeden Gize Piramitlerine doğru yolla çıktı. Kahire Üniversitesi'nden arkadaşı Dr. Femi KAKRA, Kefren Piramidi kapısında bekliyordu.





Aracından inen Dr. Alpman KUYMU arkadaşı Dr. Femi'yi görünce, istemsiz bir şekilde gülümsemeye başladı, yanına yaklaştığında elini uzatarak.

-Merhaba Doktor KAKRA, nasılsınız?

-Teşekkür ederim, DOKTOR KUYMU ülkemize hoş geldiniz, umarım verimli bir çalışma olur ikimiz içinde, size nasıl desem... Bilemiyorum, sadece bugün için izin alabildim bakanlıktan.

-Anlıyorum bu durum kötü olmuş o zaman elimizde ki olanla idare edeceğiz.

Dr, Alpman KUYMU her ne kadar öz Türkçe takıntısı olsa da İngilizceye hakimdi ve Dr. Femi ile birlikte Kefren Piramidinin içine doğru hareket ettiler.

Uzun ve basık bir tünelden hareket ettiler ve sağa doğru döndüler, sağ tarafta daha basık ve ufak bir odaya giriş yaptılar

Kabartmalar hakkında bilgi vermeye başlayan Dr. Femi  duraksadı, ortamda nefes almak güçleşmeye başlamıştı, etraf gizemli bir bulut tabakasıyla dolmaya başladı.

Dr. Alpman odanın diğer köşesinde duran Dr. Femi'ye doğru yürümeye başladı, ağzından zar zor 

-İyi misiniz Dr. KAKRA

Doktordan ses gelmiyordu ve gözden de kaybolmuştu, tekrar ve daha zor bir şekilde.

-İyi misiniz Dr. KAKRA 

Artık dizlerinin bağı çözülmeye başlamıştı Dr. Alpman KUYMU'u için sesin gelmemesi son ayakta durma direncini de kırmıştı. Kendini yere doğru bırakmıştı gözleri kapanmış bir vaziyette.

Dr Alpman KUYMU nefes almaya başladığını hissediyordu ve bir anda gözlerini açtı sanki saatlerdir nefes almıyordu.

Ama gözünü açtığında gördüğü manzara karşısında tekrar nefesi daralmaya başlamıştı. Yüzey yoktu sadece beyaz bir ışık üzmesi vardı ve Dr. Alpman KUYMU bu üzmesinin üzerinde duruyordu.

Üzmenin biten tarafları da hayatında görmediği kadar siyah renkte idi. Dr.Alpman KUYMU bağırmaya başlamıştı korkan bir ses tonuyla.

-Kimse yok mu? Sesimi duyan birisi yok mu?

Etrafta hiçbir şey gözükmüyordu. Hafif bir ses tınlamaya başladı kulağında, sonsuz sessizlik arasında bir anda bu ses onu çok mutlu etmişti.

Bu ses anlam veremediği bir tondaydı ve dünya üzerinde olmayan, bir varlığa  ait olduğu belliydi. Her yer sarı bir ışıkla dolmaya başladı ve sarı ışığın arasından çıkan görüntü Dr. Alpman KUYMU'yu şaşkınlık ve korku arasında bir arafta bırakmıştı.

Gördüğü varlığı tanıyordu, Antik Mısır'ın ölülerini koruyan ve yücelten tanrıça Anubis'di. 






-Anubis bu, mavi çakal başı ve altın kıyafeti... Evet bu Anubis!

Rüyada veya hayal gördüğünü düşünüyordu, yine de korkuyordu. Anubis üstüne doğru gelmeye başlamıştı.

Sesin yükselmeye başladığını duydu ve sesin artık onun adını söylediğini anlıyordu.

-Alpman.

İnanamıyor, inanmak istemiyordu ama Anubis çok yakınında idi, gözlerinin içine baktı.

-Merhaba ölülerin kayıtçısı. Korkma benden sadece yakınıma gelmişken, seninle biraz konuşmak istedim. 

Doktor Alpman zor bir nefes alarak.

-Merhaba Anubis, sen Anubis olmalısın?

Anubis tanındığından memnun olmuş bir halde dönerek.

-Evet ben Anubis ve sana sorularım var.

Doktor Alpman inanamıyordu buna, hala rüya gördüğünü düşünüyordu ama tüm hücreleri orayı hissediyordu. Yine korkarak Anubis'e

-Anubis nasıl soruların var ?

Anubis sorusuna hemen karşılık vererek.

-Neden faşist düşüncelere sahipsin ve o düşüncelere ,neden bu kadar sıkı sıkıya bağlısın.

Anubisin bu sorusu karşısında şaşıran ama artık korkunun sinire dönüşmesine hakim olamamıştır.
Sinir harbiyle sözünü yanıtlar.

-Ben faşist değilim, Türk ırkına yapılan haksızlıklar ve zulümlere göz yumulmasına karşı çıkan bir Türküm. Elimden geldiğince dünyada bunun değişmesi ve haksızlığa uğrayan her ırk için sesimi sonuna kadar yükseltirim.

Anubis alaycı bir tavırla.

-Sen dünyada ki her haksızlığa uğrayan ırkların sesini duyurmak istiyordun demek, peki bugüne kadar ne yaptın ölülerin kayıtçısı ?

Tavrına daha fazla bozulan Dr. Alpman KUYMU sert ses tonuyla karşılık verir.

-Evet... İstiyorum. Bugüne kadar haksızlığa uğrayan ırkların, tarihini araştırdım ve onları ölümsüzleştirdim.

Gülmeye başlamıştı Anubis tiz çakal gülüşü yankılanıyordu, olmayan bir alemde.

Dr. Alpman KUYMU çok sinirlenmişti, artık sinirinden nefes alamaz hale gelmişti,

-Sen neden bu kadar gülüyorsun tanrı bozuntusu ? Herhalde senin için açılmış uydurma bir bölüm, ölüleri korumaymış... Sen nekrofilsin!

Anubis gülmesinden hiç bir şey kaybetmez, daha fazla gülmeye başlar. Gülmekten fırsat bulunca ağzından çıkan kelimeler Dr. Alpman KUYMU için çok ilgi çekicidir.

-Korkusuz olman çok komik, kendi içinde ikilemde olman daha da komik. Daha demin haksızlığa uğrayan ırklar hakkında güzel bir girizgah yapmıştın. Neyse sen daha kendini tanıyamamışsın sana bir fırsat vermek istiyorum. Dünya üzerinde, senin ırkına en çok eziyet yapan bir lider seç, onu öldürmen için sana bir fırsat vermek istiyorum.

Olmayan bir alemde yankılanan bu söz, Dr. Alpman KUYMU için inanılmaz bir hediye idi. Hemen düşündü Anubis'a bakarak.

-STALİN

Anubis hala alaycı bir tavırla gülümsüyordu. Dr. Alpman KUYMU'nun sinirlenmesi onu daha da mutlu ediyordu.

-Tamam ölü yazıcısı, seni 1886 yılına gönderiyorum. Gori şehrine Stalin sana hiç bir şey yapamayacak yaşta, git onu öldür ve dünyayı değiştir bakalım.

Işık üzmesi bir anda hareket etmeye başladı ve beyaz bir patlamadan sonra kendini bir ayakkabıcının önünde buldu, yanında yedi yaşında bir çocuk Dr. Alpman KUYMU bunun bir rüya olmadığına o an varmıştı artık.

Yavaş yavaş durumu anlamaya başlıyordu. Anubisle konuşması geldi aklına bu çocuğun Stalin olduğunu biliyordu.

Dr.Alpman KUYMU heyecanlanmaya başlamıştı, bu Stalin'di ve en sevmediği tarihi karakterlerden biriydi. Üstüne gitmeye başladı sokağı gözleyerek, öldürmek için Stalin'i arasında çok az bir mesafe kalmıştı ve o anda...







22 Mayıs 2017 Pazartesi

İnsanoğlu merhaba ben riyakar,


Hep  benden bahis ettiniz en olmadık yalanlarınıza ''bağlaç'' görevi gördüm.

Şimdi anlatacağım benim gerçek hikayemdir. 

Ben Mezopotamya'da dünyaya geldim ilk geldiğim zamanlar adım Riy idi, Babam koymuştu bu adı.

Riy benim doğduğum aile için iki demekti, ben ailenin ikinci çocuğuydum.

Doğduktan iki gün sonra babam bizi terk etti başka bir krallığa gitti.

Köyümüzde herkes Riy'a  yüzünden gitti diyorlardır, Annemde bu söylentilere inanıyordur.

Bu arada köyde adım artık Riya olmuştu herkes bana Riya diyordu.

Annem benim temizlemem için, Aşur tapınağına bıraktı.



Aşur tanrısına sürekli dua edip enteresan giysiler giyiyorduk Aşur tanrısına sürekli törenler düzenliyorduk ama sanki Aşur bizi duymuyordu.

Bir gün Aşur için tapınırken büyük düşünüre Aşura bu kadar tapınırken neden sürekli savaşlarda kaybettiğimizi, hasatlarımızın verimsiz geçtiğini, sordum.

Büyük düşünür bu soruma çok kızmıştı bana Riya bunları düşünmek senin gibi bir öğrencinin vazifesi değil dedi,

Aşura tapınırken önemsenirken, sorgulayınca neden önemsiz bir öğrenci oluyordum ki?

O günden sonra artık Aşura tapınmak istemiyordum, Aşur yalancıydı ve bu yalanı herkesin bilmesi gerekirdi.

Ayrıldım Aşur tapınağından, insanlara Aşurun yalancı olduğunu söyledim, büyük düşünürün bile ne yaptığını bilmediğini söyledim.

İnsanlar, büyük düşünürden daha sert dille beni yanlarından kovdular, onlara neden bu kadar tapınırken hiçbir zaman mutlu olamadığımızı, aç kaldığımızı ve kötü büyülerin insanlarımızı öldürmesini, anlamsızlığından bahis ettim insanlara, insanlar Riya, Aşur seni lanetlemiş dediler.

Lanetlenmiş insanların adlarının sonuna ''kar'' eklenirdi insanlar içinde yeri belli olsun diye.

Artık adım Riya kar idi,

Ayrıldım köyümden ama adımdan kaçamadım insanlar Riya kar diyorlardı.

Kimse beni yanında istemiyordu, iş vermiyordu bende bu çarpıklığa dayanamadım bu çarpıklığı anlatmak için kral Kaldenin huzuruna çıkmak istedim.

Kral Kalde bir gün çarşımızda gezerken önüne atladım.

Muhafızları hemen beni yakaladı ve yere yatırdılar, Kalde durduğu yerden durun! diye bağırdı.

Kalde yanıma geldi ve sen kimsin kral Kaldenin önüne çıkacak kadar korkusuzsun,

Halk oradan bağırdı bu Riya kar, delidir kralım,

Kalde muhafızlarına, kaldırın bu Aşura inanmayanı dedi. Yüzüme bakıp söyle, derdin nedir dedi.

Aşur yalancı ve varlığından bile şüpheliyim, büyük düşünür bile onun hakkında soruları doğru düzgün yanıtlayamıyor. Aşur kötülükleri örtmek için, uydurulmuş umut-sal bir maskedir, Aşur halkın susturulması ve bastırılması için düşünürlerin uydurduğu bir masal ve sizde bu masal...

Kalde kızdı ve muhafızlarına öldürün emri verdi.

Aşurun sorumsuzluğunu kimse kabul etmiyordu ve halk mutlu olmuştu, hemen orada kafam ayrıldı vücudumdan Riyakar öldü diye halk sevinmeye başladı, onlar için Aşurun kızdığı bir kötü büyü idim

.

Kafam bedenimden ayrılınca artık ses olmuştum, insanlar her Riyakar dediklerinde ben o seste yaşıyordum.

Riyakar dendikçe kötü olaylara şahit oluyordum.

Kardeşlerimde olmuştu bu süre içinde ''Kaypak, Yalancı, Sahtekar'' hepimiz yan yana anıldık çoğu zaman.

En son kardeşimin adı ise;

İkiyüzlülük.

En sevdiğim kardeşim olmuştu onunda hikayesi benimki gibiydi, İkiyüzlülüğün  tapındığı tanrı'da yoktu ama İkiyüzlülükte inandıramamıştı.

Adımızın seslerine hapis olmuştuk, adımıza yüklenen kötü anlamları madde aleminde yaşıyorduk.

Ben Riy;

Ailem beni Riya bilir;

Sizler ise Riyakar dersiniz.

Ben doğruları söyleyip sesime hapis oldum, sizler ise yalanları söyleyip benim hapishanem oldunuz.








21 Mayıs 2017 Pazar

                        


Sevgili ben;

Fatih'in yıkıp geldiği surların yüz metre ilerisinde, doğma hali aslında omuzunda ki yüklerin başlangıcı oldu.


Annemden kesilen göbek bağı o yıkık surlara bağlandı.

İstanbul kişiliğim olmuştu, doğum lekem Galata siluyeti, en büyük sıkıntım 
içimde insanlara yetmeyecek kadar hınca hınç dolan duygusal meydanlar oldu.

O meydanlarda hiç bir zaman kazanılamayan devrimler ve şarkıları oldu
gençlik hevesi sönmeyen.

İçimde ki çarpık kentleşme ses edemeyecek hale getirdi, sözlerimi anlam düşmesi intaharlarına gebe bırakarak.

Şairlerim oldu içimde 'gözlerim kapalı' dinlediğim.

Semasına ZEKİ MÜREN şarkıları yükselen İstanbul gibi benimde en özel anlarımın semalarında eşlik etti.

İstanbul gibi el uzatılamaz aşklarım oldu kız kulesi gibi.

Ada vapurunda tattım, ilk sevgili kokusunu deniz kokusu utangaçlığı ve benzersizliğiyle.

İstanbul gibi terk edildim bende elbet içlerinde ne kadar benden bir parça ve dönme isteği olsa bile ama;

döndüklerinde eski İstanbul gibi eski bende kalmamıştı.




Şimdi...

Ölüyorum istanbul ile göbek bağım toprak bağına dönüşmek üzere belki bir ulu çınarın damarlarına nufüz ederim umudu ile ölüyorum;

Bir ulu çınarın şahitliğini arar ise İstanbul,ben bir ulu çınarın özü olmaya gidiyorum.

Ben istanbul olmaya gidiyorum.

Ben istanbul.

Ben.

Toplam Ziyaretçi

Günün Videosu

Yazın Bize

Ad

E-posta *

Mesaj *